Sitemizdeki veriler görsel amaçlıdır. Listelenen ürünlerin satışı yapılmamaktadır.

  • +90 533 825 78 78
  • support@giftcyprus.com

Sele-Sepet

20.00 TL
  • Stokta yok

Serdarlı köyü ve Sepetleri

Kıbrıs’ta her evin çeşitli yerlerini süsleyen; renkli görünümleriyle gözlerinizi okşayan el emeği, göz nuru sele sepetlerin hikâyesinin başladığı yer Serdarlı… Sayıları bini bulan halkı, bahçeli evleri ile tipik bir Kıbrıs köyü. Bir zamanlar kalem (buğday sapı) bohçasını koltuğunun altına sıkıştıran annelerin, sabahlardan akşamlara kadar kızlarının çeyizlerini örmek için doldurdukları komşu avluları, artık boş olsa da bu geleneği yok olmaktan kurtarmaya çalışan yirmi kadar kadın, Serdarlı… “Sepetçi köyü” adını unutturmuyor.

Nurcan ve Nilfer… Annelerinden öğrendikleri sepet örme işini, titizlikle çalışarak devam ettiriyorlar. Elindeki kalem dedikleri “ciberunda” veya “karabaşak” diye adlandırdıkları buğday sapını gösteren Nurcan, “sapı işler hale getirmek için uzun bir uğraş gerekiyor…” diyor ve devam ediyor, “Buğdayları mayıs başı biçmeye başlarız. Kombay denen bir aletle demetlenen buğdayları, kurumaları için iki gün ovada güneşin sıcağına bırakırız. Kuruyan buğday demetleri eskiden harman yerine götürülürdü, şimdi ise herkesin avlusuna getiriliyor.”

Gözlerim avlunun kenarında sıralanmış; pembe, mor, yeşil, turuncu, kırmızı renklere bürünmüş kalem demetlerine ilişiyor. Nurcan ve Nilfer beni avlunun bir köşesinde duran büyük bir kazanın yanına götürüyorlar. “Başakları tek tek ayıkladıktan sonra, havaların soğumaya başlamasıyla bu kazanları suyla doldurur odun ateşinin üstüne oturturuz” diyor Nilfer.  Aklıma, çocukluğumda köşkümüzün bahçesinde; beyaz çamaşırları ağartmak için yakılan odun ateşi ve üzerine oturtulan kazan geldi. Çamaşırlar, içine beyazlatıcı ve çivit katılmış suda saatlerce kaynatılırdı. Kazandan çıkan ve iplere dizilen çamaşırların saf beyaz görünüşlerini hiçbir zaman unutamadım ve o beyazı bir daha hiç göremedim.

“Boyayı kattığımız suya hazırladığımız kalem destelerini batırır, üzerine kalkmasınlar diye kapak ve taş koyarız” diye anlatmaya devam ediyordu Nilfer, ben geçmişe takılmışken. “Bir saat sonra el arabasına koyduğumuz sapları soğuk suyun altında boyası çıkmasın diye uzunca bir süre yıkar, desteleri renklerine göre ayırır, duvara sıralar, güneşe kurumaya bırakırız. Arada içlerini dışa çeviririz yoksa biraz nemli kalırlarsa hemen küflenirler.”

Artık kalemler kullanılır hale gelmiştir. Boş zamanlar, oval veya yuvarlak sele, çerezlik, ekmeklik, meyale gibi ürünleri örmek için ayrılır çünkü siparişleri yetiştirmek zorundadırlar. Çocuk yaşlarda annelerinden görerek öğrendikleri mesleği hem ailelerine bir katkı hem de kültürlerini yaşatmak, gelecek nesillere bırakmak için severek yapan bu iki kadını çalışırken izlerken, “bu parmaklar nasıl böylesine hünerli olabiliyor?” diye düşünmeden edemedim. Sele örmek için gerekli olan “piz” diye adlandırılan tornavida benzeri bir aletle, parmakların ve buğday saplarının uyumu görülmeye değer bir manzara oluşturuyor. Sanki elinize “piz”i ve kalemi aldığınızda bir sele örecekmişsiniz gibi hissediyorsunuz ama hiç de göründüğü gibi değil… “Sele örmek bir hesap işidir!” diyor Nurcan, sanki düşüncelerimi okurcasına. “Bazıları sarar sarar, orta boy bir seleye sabah başlar, akşama bitirir ama arasından parmak girer ki hiç makbul değildir. Özen ister bu iş… Ben aynı seleyi özen göstererek yapar, üç gecede bitiririm çünkü ancak geceleri vaktim oluyor.” 

Evet… Sele yapmak zor bir zanaat.  Serdarlı Köyünün kadınları, büyüklerinden öğrendikleri bu işi gelecek nesillere taşımak uğruna; nasır tutmuş parmaklarına, kırık tırnaklarına aldırmadan yapıyor ve bir gün köylerinin de turistlerin uğradığı, el emeği, göz nuru selelerinin satın alınacağı bir güzergâh olur umuduyla yaşıyor.